18 Şubat 2012 Cumartesi

Damien Rice kimdi yahu?

Dün rüyamda Damien Rice'ın Londra'daki evine bombalı saldırı oldu. Bütün gecemi Damien Rice yaşıyor mu diye çalıştığım TV kanalının ( ki gerçek hayatta TV'de çalışmıyorum) Londra muhabirine ulaşmaya çalışarak geçirdim. Bir de tabii ki kimdi yahu Damien Rice diye düşünerek... Kimdi cidden bu adam ya?

30 Ocak 2012 Pazartesi

Eski sevgilime duyrulur, bir garipsin buna ne buyrulur..

Ben de her insan gibi eski sevgilimi zaman zaman rüyalarımda görürüm. Üstelik bu eski sevgili (burada ismini vermeyeceğim ki hepiniz üstünüze alının, nihohoh), benimle bir hayli vakit geçirmiş, nasıl rüyalar gördüğümü bilen de bir kimsedir. Kendisi ile hala az da olsa muhabbetimizin devam etmesine binaen bazen, konuşursak, kendisine laf arasında "haa geçende seni rüyamda gördüm" diye de açıklarım..

Ben olsam, benim böyle rüyalar gördüğümü bilsem ve ben bana beni rüyamda gördüğümü söylesem asla nasıl gördün anlat diye sormam ama kendisi sorar. Ve geçiştiririm. En son büyük prodüksiyonlu western filminde kendisine rol verince artık blogumda ona da kalbimden daha temiz bu yeri ayırma ihtiyacı hissettim. Garip demem de kendisinin kötü insan olmasından değil zira bu gibi soruları hep rüyalarımın saçma olduğunu bile bile, bir boşu boşuna sorma çabasındandır...

Benim 5 yaşında iki yeğenim var, biri kız, biri erkek. Rüyamın başrolünde bunlardan kız olan var. Yiğenim ve ben cidden 1800'lerde ABD'de yaşıyoruz, arkasında metalden parça bulunan deri çizmeler giyiyoruz, ağzımızda ot çiğneyip, yerlere falan tükürüyoruz. Yiğen, içinde yaşadığımız köyde terör estirmeyi seviyor, ben de su tankına ateş etmeyi... Böylesi bir dünyadayız. Adamın biri bize bela oluyor. Bu köyde bize bulaşanları sevmeyiz adamım diye çat diye silahları çekiyoruz ama bizim silahlar kırmızı akide şekeri, cebe falan akmış olmuş komple yapış yapış pis bir şey. Bu durumu fark edince, koşarak hep gittiğimiz bara giriyoruz. Bardaki barmen hoop benim eski sevgilim tabii ki!! Çabuk bize onu ver diyorum, barın üstünü sildiği bezi hemen bana doğru atıyor. Bezi alıp, bize bulaşan abinin gözlerini bağlıyoruz. Yiğen bana "körebe mi oynasak?" diye soruyor, hemen ikna oluyorum. Barmen olan eski sevgili karakteri de "piyano çalayım mı, duruma uyar?" diyor ve uyanıyorum.



Büyük prodüksiyonlu rüyalar, açılın ben geliyorum!!!

Şimdi bir hayli zaman oluyor, geçmiş günlerde bir rüya gördüm ama sanırsınız ki Lars von Trier ve George Lucas ortak yapımı, iş birliği, iyi arkadaş dostluğu, karın tokluğu falan...

Rüyanın ilk başı; ben dahil kimse henüz konuyu bilmemektedir. Kızıla çalar kahverengi bir renk görürüz, tam ortasında siyah bir çizgi vardır. Çekim tepeden, helikopter kamerayla başlar sonra jimmy jib ile görüntüye dalar gibi bir anda o kızıllığın üzerindeki siyah çizgiye doğru görüntü zoom yapar. O an kızıl üzeri siyah çizginin; Meksika'da kızıl topraklı bir çölü ortadan ikiye bölen çift şeritli yol olduğunu anlarız. Yolun üzerinde mavi bir araba vardır. Ekran kararır, benim bakış açımla sahne yeniden açılır.
Ben arabada muavin koltuğundayım, ablamın eşi arabayı kullanıyor. (Şimdi burada Meksika çölüne düşüp, enişteyi rüyasında gören vizyonsuz kişi olarak yargılamayın, kendisi türlü maceraya açık bir kimse olmasından kelli rüyada bu roldedir diye düşünüyorum) Ben sürekli beni öldürecekler diye bağırıyorum, o sürekli hayır seni kurtaracağız diye bağırıyor. Meğersem, ben ışınlamayı bulmuşum. Meksika mafyası ışınlanma konusunda benden bilgileri çalmak için peşime düşmüş ama biz şahane plan yapmışız. Benim nereye gittiğimden, ailemden kimsenin haberi yok. Enişte bu zorlu görevi üzerine almış. Beni Kolombiya'da bir yere bırakacak, yoldan bana çok benzeyen bir kızı alacak ve Meksika'ya onunla gelecek ( Evet Meksika'nın Kolombiya'ya sınırı olmadığını gerçek hayatta biliyorum). Böylece, Meksikalılar kızı ben sanacak!!
Planlara bak be, yaban çakalıyız resmen :)

Neyse, sınıra ertesi gün varacağımız için, o geceyi bir evde geçireceğiz. Ev önceden ayarlanmış. Kimsenin oradan haberi yok. Tam biz bahçeye girerken, yan bahçedeki genç delikanlıyı görüyorum. Ama hani filmlerde "ulan bu herifin rolü bu kadar değildir, bir yerden tekrar çıkar bu it" dediğiniz karakterler vardır ya, aha da o karakter kendisi. Ha bir de benim eski iş yerinden arkadaşım bu arada :)

Eve girdiğimiz anda, evin etrafında bir sesler başlıyor, bize doğru ateş etmeler, kapıyı kırmaya çalışmalar falan.. Meksikalılar yerimizi bulmuş !! Bu arada adamların Meksikalı olduklarını şapkalarından anlıyoruz. Şapkayla ne alıp veremediğim varsa, her yer şapka rüyada... Ben tam panikliyorum, vay ben öldüm, ah ben öldüm diye; enişte git mutfak tezgahının altına saklan diyor. Mutfağa bir giriyorum ki 3 metre falan büyüklükte bir uzaylı. Uzaylı dediysem, yeşil falan değil. Star Wars'daki Darktrooper askerlerinden. Huups diye kafama bir başlık geçiriyor. Meğersem bu uzaylı ben, insanları ışınlayınca onları gönderdiğim gezegenden geliyormuş beni kurtarmaya! Aman uzaylı, canım uzaylı.. Bana başlığı takıyor, ben anında görünmez oluyorum. Daha doğrusu ona tam görünmezlik denemez. Yuvarlak florasanlar vardır ya, işte onun şeklinde mavi neon ışık oluyorum. Ama tabii ki kimse benim neon ışık olacağımı tahmin etmediği için, kapı aralığından dışarı yuvarlanarak, enişteyi kurtarmaya destek kuvvet aramaya gidiyorum. Ben mavi ve yuvarlak halimle yuvarlanırken, bahçedeki eski iş arkadaşım çok amerikanvari bir şiveyle " Hey, nereye gidiyorsun dostum?" diye sesleniyor. Allahım, adam neon ışık halimi tanıdı! Hemen ona doğru yuvarlanıyorum, kendimden mavi ışıklar çıkararak polis çağırması gerektiğini ona anlatırken uyandım...

7 Ocak 2012 Cumartesi

Geçen gün kaptırmış uzaya çıkmışız arkadaşla...

Bilinçaltımın gardırobumdan daha karışık olduğu bir gün gene uyurken, Türkiye'de Fransız şarabı satmaya karar verdik bir arkadaşımla. Ama normalde bankacı olan bu arkadaşım, rüya için PVC pencere ithalatçısı kılığına girmişti. Dedi ki benim PVC'lerin arasına kamyona şişeleri koyarız, rahatça da getiririz. Ben tabii ki, PVC'ler, şişeler ve kazanacağım ganilerce paranın hayaliyle rüyamda bu öneriyi kabul ettim. Selvi Boylum Al Yazmalım'daki kırmızı kamyonun farklı desenlisinden bir kırmızı kamyona bindik. Ben kazanacağım paraların heyecanında, o pencerelerini ülkeye getirmenin huzurunda çocuklar gibi şendik, bin atlı o gun dev gibi bir orduyu yendikdiye gidiyoruz kamyonda. Sonra bir anda arkaşım korkulu gözlerle yüzüme baktı, "vites ve gaz aynı anda kitlendi" dedi. Ben araba kullanmaktan anlamadığım için ne kadar korkmam gerektiğini bilmediğim için, çok korktum. "Sorun değil, mecburen uçacağız" diyerek direksiyonu şarampole doğru kırdı. Biz yolun kenarındaki bariyerleri kırdık, havada uça uça aşağıya doğru düşüyoruz, sonra bir anda direksiyonun yönünü değiştirdi. Hooopp bizim kamyon aşağı değil yukarı doğru çıkmaya başladı. Dimdik gökyüzüne doğru uçuyoruz. Bulutların içinden geçtik, açık mavideyiz. Onu da geçtik, bayağa uzaya çıktık. Ben oksijen tükenecek vay anam diye ağlamaya başladım. O da ağlarsan, oksijeni tüketirsin ağlama diye bana kızıyor.. Sonra bir anda bize kara göründü. Puff diye başka gezegene düştük. Düşünce tabii ki "burası Plüton'a benziyor ama Plüton'u da gezegenlikten çıkardılar, vay arkadaş yılların gezegeninin başına gelenler" geyiğine başladık. Sonra ben oksijenimizin tükendiğini ve nefes alamadığımı hissettim, o kadar şişe şaraba yazık oldu diye düşünerek sıçrayarak uyandım.
Meğer kedi gelip kafamın önüne oturmuş, nefes alamıyormuşum.

İşte benim bütüm hikayem..

Ben hayatta gelebildiği nokta ile rüyalarında vardığı yer arasında dağlar kadar fark olan bir insanım. Gerçek hayatta, vasat, bahtsız bir çalışan iken; rüyalarımda bir gün çölde sincap kovalarım; bir gün kamyon kazasında uçtuğum şarampolden uzaya fırlarım... Kısacası bu ikili hayat arasında manyak olmuş zavalı bir insanım. Artık duramadım, Tim Burton google translate'den rüyalarımı çevirsin de film yapsın diye rüyalarımı yazmaya karar verdim.

Rüya görmek dışında, yalnız yaşarım ve gece evin içinde koşmayan kedileri severim. Bir de güneş ışığında el sallayan Kraliçe Elizabeth oyuncağım var.

Artık dayanamayarak hayatıma damgasını vurmuş rüyalarımdan ilkini anlatıyorum:

"Antalya'da bir yeraltı şehri bulunmuş. M.Ö. 2300 yıllarından kalma bir yeraltı şehri ama hiç zarar görmemiş. Antik tiyatrosu da, yer altından sıcak su geçiren ısıtma sistemleri de olduğu gibi kalmış.Bu büyük haber karşısında tabii ki tüm arkeoloji dünyasının gözleri dolmuş, sevgili Antalyalılar gururla dolmuş falan. Sonra Antalya Büyükşehir Belediye başkanı ( bkz: İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışıyor.) bu kutlu haberi taçlandırmak için yeraltındaki antik tiyatroda bir konser vermeye karar vermiş. Ben de gazeteci olarak bu konsere davetliyim. Şimdi gazeteci olarak davetliyim deyince aklınızda karizmatik bir imaj oluşmasın; ben Ninja Kaplumbağalardaki April'ım rüyamda. Bir şekil o tepesinden anten çıkan arabayı kullanarak Antalya'ya gidiyorum, antik tiyatroda konser dinlemeye sarı tulumlu tulumlu. Önce bizi diğer gazetecilerle birlikte yer altı şehrinde gezdiriyorlar, vayy'lar ooo'lar gani tabii ki bende. Sonra gelin sizi konser için çağırdığımız ünlü Limp Bizkit ile tanıştıralım diyorlar. Ben de bir heyecan niyeyse Limp Bizkit ile tanışacağım diye; halbuki dönsem baksam ben de April'ım ama.. Neyse, kulise gidiyoruz diğer gazetecilerle beraber. Kuliste bir bakıyorum, Limp Bizkit üyelerinin tamamı siyahi. Belediye başkanına bakıyorum, dalga mı geçiyor diye. Adam çok ciddi, ismen falan tanıştırıyor grup üyelerini. Onlar da demiyorlar ki biz aslında siyahi değiliz diye. Allahım diyorum söylesem mi söylemesem mi, diğer gazetecilere bakıyorum hiç farkında değiller durumun. Onlar kendi arkeolojik şaşkınlıklarındalar. Neyse diyorum kimseye söylemeyeyim. Sonra konser başlıyor. Adamlar şarkı söylemeye başladıkça an be an sahnede ışığın etkisiyle gözüme gittikçe beyaz görünmeye başlıyorlar. Adamlar 4'üncü şarkıda komple beyaz oluyorlar. Aklıma Michael Jackson geliyor, uyanıyorum..."